C. Güneş İspir yazdı: "Dayanışma Ekonomisi: Tanımlar ve Tartışmalar"
- Türetici Yaşam Kooperatifi
- 30 Mar
- 9 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Nis


Yazar: Cansu Güneş İspir, Türetici Yaşam Kooperatifi Yönetim Kurulu Üyesi
Tarih: 26 Ocak 2026
Merhaba dostlar,
Dayanışma ekonomisi kavramı ve bu kavram etrafında şekillenen akademik tartışmalara odaklanan kısa bir metin hazırladık. Bu parça her ne kadar dayanışma ekonomisinin ne olduğuna ve hangi temel unsurları barındırdığına dair öz bir çerçeve sunmakla sınırlı olsa da konuya ilgi duyan araştırmacılar için küçük bir başlangıç rehberi işlevi görmesini amaçlıyoruz. Amacımız, hem kavramın teorik arka planına dair merak uyandırmak hem de bu alanda derinleşmek isteyenlere yön gösterici bir giriş noktası sunmak.
Dayanışma ekonomisi 20. yüzyılda kapitalist ve devlet merkezli otoriter ekonomi modellerine alternatif olarak ortaya çıkar. Kavramın bir ekonomik örgütlenme mefhumu olarak ortaya çıkışı 1930’larda İspanyol yazar, çevirmen ve gazeteci Felipe Alaiz tarafından İspanyol İç Savaşı döneminde işçi kolektifleri arasındaki ekonomik dayanışmanın geliştirilmesi amacıyla teşvik edilir. Öte yandan kavram, önüne “sosyal ve”- “sosyal” ibaresi konularak 1990’ların sonundan itibaren dünya çapında ağırlık kazanmaya başlar.
Peki sosyal ekonomi kavramı, dayanışma ekonomisi kavramına neden eklemlendirilmiş olabilir? Önce sosyal ekonomi kavramının tanımına bir göz atmak gerekir. Sosyal ekonomi, genel olarak Avrupa Birliği’nin 2002 ve 2007’de yayınladığı raporlarda:
Sermaye değil, birey ve toplum öncelikli olan;
Gönüllü ve eşit katılımın esas olduğu;
Ortakların demokratik denetleme gücüne sahip olduğu;
Bireysel ve kolektif çıkarların harmanlandığı;
Dayanışma ve sorumluluğun öne çıktığı;
Özerk yönetimin ve devletten bağımsızlığın olduğu;
Elde edilen gelirin çoğunun ortak ve topluma yararı olacak şekilde yeniden kullanıldığı bir yapı olarak tanımlanır.
Öte yandan dayanışma ekonomisi ve sosyal ekonomi arasında kavramsal farklılıkların olduğunu öne süren çevreler de vardır. Genel anlamda dayanışma ekonomisinin devlet ve piyasanın hakimiyet sahası dışındaki ekonomik etkinlikler ve ilişkiler kurulması yaklaşımından farklı olarak, sosyal ekonominin ana akım ekonomi çeperinde gerçekleştirilen çeşitli ekonomik ilişkileri kapsadığı öne sürülür. Sosyal ekonominin dayanışma ekonomisinden farkını, birincisinin “piyasa başarısızlığı, işsizlik ve yoksulluğun etkilerini hafifletmek suretiyle mevcut sosyal sistemin sınırları içinde kısıtlı, ilerlemeci bir başarı amaçlayan” kâr amacı gütmeyen kuruluş, kooperatif ve sosyal girişimler olması şeklinde açıklayan Williams’a göre, ikincisi “demokratik öz yönetim, yeniden dağıtım, dayanışma ve karşılıklılık” anlamına gelmektedir. Dayanışma ekonomisine dair bu tür bir yaklaşımın bugün özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da düşük gelirli kredi birlikleri, barınma kooperatifleri, topluluk destekli tarım programları, işçi ve üretici kooperatifleri, adil ticaret ağları, komünite bahçeleri, hatta tamamlayıcı para birimleri ve açık kaynak yazılımlar gibi yapılanmalar kurulması çerçevesinde ele alındığı görülebilir. Dayanışma ekonomisi hareketini bu bağlamda küresel temele oturtan Berk-Clark ve Pyles da bu hareketi ekonomik adalet, sürdürülebilirlik ve demokratik süreçlere odaklanan ve gelişmekte olan bir küresel adalet hareketi olarak görürken, sosyal ekonomi hareketi aktivistlerinin yoksulluğu azaltmayı önemsediğini ancak neoliberal stratejilere sadık kalarak dayanışma ekonomisi gibi dönüştürücü ekonomik adalet yaklaşımlarını ihmal ettiğini, dayanışma ekonomisi anlayışının ise paylaşılan bir mülkiyeti, sürdürülebilir üretim-tüketimi ve adil bölüşümü teşvik ettiğini öne sürerler. Loh ve Shear ise dayanışma ekonomisi hareketinin sadece ekonomiyle alakası olmadığını, diğer halklar, varlıklar ve yaşam sistemleri ile dayanışma halinde olunabilecek çoklu evrensel gerçeklikler yaratmakla ilgili olduğunu belirterek bu hareketin modernist ilerleme ve ekstraktivizm (kazıp almacılık) siyasetine karşıt konumda olduğunu öne sürer. Yani dayanışma ekonomisi hareketleri genelde kendilerini daha derin dönüşümler yerine kademeli değişimlere sevk eden ilerlemeci ve ekstraktivist bir sisteme karşı mücadele etmektedir. Buna rağmen dayanışma, özerklik, özellikle de marjinalleştirilmiş topluluklarda ilişkisellik üzerinde temellenen alternatif ekonomiler yaratmaya çabalarlar. İlerlemeci ve ekstraktivist sistemin sınırlılıklarından kaçınmak için ise katı yapılardan ziyade pratik ve ilişkilere odaklanmalı, dışarıdan dayatılan ekonomik ayrışmaları reddetmeli ve daha derin bir değişim için kriz anlarından yararlanmalıdırlar. Zira yazarlara göre nihayetinde dayanışma ekonomisi salt ekonomi ile değil, toplulukların kendilerini yeniden tanımlamaları ve inşa etmeleri için gerekli koşulları yaratma ile ilgilidir.
Marconatto ve arkadaşları da benzer bir biçimde dayanışma ekonomisi örgütlerinin yönetişim (hiyerarşik değil yatay olarak örgütlenmiş ve katılımcı bir yönetim anlayışı) becerilerinin ve örgütlenmenin yerel toplulukların yapısıyla benzerlikler paylaşmasının bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde önemli pay sahibi olduğunu öne sürerler.
Bunun yanında dayanışma ekonomisi modellerini piyasa bazlı, politik odaklı tüketici eylemlerini de kapsayan, katılımcı yönetim ve daha geniş bir sosyo-ekonomik dahiliyete temellenen bir demokratik derinleşmeyi içeren daha geniş bir oluşum olarak gören ya da sosyal ekonomiyi dayanışma ekonomisinden daha geniş ölçekli gören ve dayanışma ekonomisinin ayırt edici özelliğinin üretimin örgütleyici etmeni olarak sosyal sermayenin genişletilmesi, hem üretim birimleri hem de toplumun daha geniş kesimlerinde demokrasinin teşvik edilmesi için konumlandırılması olduğunu iddia eden akademisyenler de bulunmaktadır.
Öte yandan özellikle Avrupa’da dayanışma ekonomisine paralel olarak iş birliği ekonomisi terimi üzerine çalışan bir akademik çevrenin varlığı da mevcuttur. Bu bağlamda dayanışma ekonomisine dair teorik tartışmaların yanında iş birliği ekonomisi terimini kavramsallaştıran Jeremy Rifkin’in dijital ve teknolojik alanlardaki köklü sektörel değişimlerle tanımlanan Üçüncü Endüstri Devrimi’yle beraber hiyerarşik piyasalardan yatay ağlara geçişin mümkün olduğuna dair savına yer vermek gerekir. Rifkin’in iş birliği ekonomisi Avrupa ekseninde tartışılmış olsa da girişimciliği salt alıcı ve satıcı ilişkisinden çıkarıp tedarikçi ve kullanıcı eksenine yerleştirerek öz çıkardan ziyade paylaşılan bir çıkar eksenine oturtmasıyla sosyal girişimcilik konusuna geniş ölçüde yer açan bir bakış açısı sunar. Bu bakımdan sosyal girişimcilik, karşımıza kâr amacı güden ve gütmeyen sektörlerin arasındaki çizginin silikleşmesi bağlamında çıkarak “girişimciliğin demokratikleşmesi”nin teşvik edildiği yeni bir ekonomik çerçeve sunar.
Rifkin özellikle Avrupa’da sendikalar, küçük ve orta ölçekli girişimler ve kooperatiflerin iş birliğine gitmesini “yatay güç” hareketi olarak tanımlar. Bu yatay güç hareketi dayanışma eksenli kooperatifçilik bağlamında tartışılırken sivil toplum örgütleri, özel teşebbüsler ve kooperatiflerin yatay ölçekli iş birliklerinin getireceği avantajlar göz önünde tutulabilir. Bu durumun yanı sıra yapay zekâ ile otomasyona uğrayan teknolojilerin gelişimiyle beraber gelecekteki iş dünyasında kâr amacı gütmeyen Üçüncü Sektör’ün bir işveren konumuna ulaşacağını da öngörür Rifkin. Gönüllülük esasına göre işleyen Üçüncü Sektör’ün farkı, sivil toplumun sosyal sermaye yaratımındaki başat güç olmasından ileri gelir. Rifkin’e göre Üçüncü Sektör uygarlığın merkezindedir ve piyasalar onun ürettiği sosyal güven olmaksızın işleyemez. Bu sav Rifkin’in “gelişmiş ülkeler” (ne de talihsiz bir kavramdır bu) olarak tanımladığı ülkelerde kâr amacı gütmeyen sektörün hızlı büyümesiyle kanıtlanır. Öte yandan Avrupa odaklı olsa da bu kavramsallaştırmanın içinde Türkiye’deki dayanışma ekonomisi pratikleri için pay çıkarılabilecek başat noktalar bulunmaktadır. Bu açıdan Rifkin’in özellikle topluluk destekli tarıma dair görüşleri dayanışma ekonomisi bağlamında ülkemizde yankı bulan tartışmalardan birine işaret eder. Bu tartışma, temelde risklerin çiftçiler ve tüketiciler arasında paylaşılmasına yönelik olup üretim riskini salt tüketicinin üzerinden alan bir yerde konumlanır. Ülkemizde bu tür bir risk paylaşımı politikasının ufak çaplı dayanışma ağları içerisinde geliştirilmesine yönelik bir çaba söz konusu olsa da materyal sorunlar nedeniyle odağın devlet desteği eksenine kayabildiği görülür.
Tüm bu tartışmalardan sosyal ekonomi ve dayanışma ekonomisi kavramlarının halen gelişmekte ve dönüşmekte olduğu ve özellikle Batı yarımkürede iş birliği ekonomisi gibi paralel kavramlar altında anlamlandırıldığı çıkarımı yapılabilir. Öte yandan dayanışma ekonomisi kavramının baskın ekonomik yapılara alternatif olarak iş birliği içindeki kapsayıcı ve öz-örgütlenmeci yapılara işaret etmesi, bu tartışmalarda değişmeyen bir nokta olarak göze çarpar. Bu durumda sosyal ekonomi ile dayanışma ekonomisi kavramlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte kullanılmakla beraber dayanışma ekonomisi modellerinin topluluk temelli olarak ve sistemden beklenti içine girmekten ziyade öz inisiyatif alınarak kurulan, ancak yer yer sistemden edinilebilecek desteklere de kapıyı kapatmayan alternatifler olarak tanımlanması yanlış olmayacaktır.
***
Dayanışma ekonomisi kavramının 1990’larda Güney Amerika, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde ağırlık kazanması Ulrich Beck’in işaret ettiği üzere neoliberalizmin yükselişe geçtiği dönemde başlar. Zira bu dönemde refah ekonomisinin ortadan kalkmaya başlamasıyla su yüzüne çıkan güvencesizlik ve oldukça geniş risk yelpazesi, sınıflı toplumun ötesine geçildiği halde ona bir alternatif bulunamaması, destek sağlayıcı geleneksel bağlardan kopuş, geçmişte insanlara bir nebze de olsa özerklik sağlayan ek gelir kaynaklarının kaybı, esnek ve güvencesiz çalışmanın yükselişe geçmesi, en önemlisi de ücret ve tüketim bağımlılığının artmış olması, tüm bunlara ek olarak bireylerin birbirinden yalıtılarak atomlaşması, yani “toplumsal eşitsizliklerin bireyselleşmesi”, zaman içinde toplumları gittikçe daha fazla alternatif üretme noktasına sevk eder. Neoliberal küreselleşme ile en eşitlikçi refah devletlerinin dahi sosyal yardımları geriler, sermayenin artan hareketliliğiyle karşı karşıya kalan devletler emeklilik, eğitim ve sağlık hizmetlerini karşılayacak kaynak bulma güçlüğüne düşer; böylece devlet destekli bölüşüm adaleti zedelenmeye ve devletin güvence altına aldığı sosyal dayanışma olasılıkları ortadan kalkmaya başlar. Nitekim günümüzde hem ileri derece sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ne piyasa ne de devlet toplumun geniş kesimlerinin gereksinimlerini etkin bir biçimde karşılayamamaktadır. Bu durumu tartışan düşünürlerden biri olan Polanyi, ekonominin toplumdan kopuk ve kendi kendini düzenleyen bir mekanizma olarak görülmesinin yanlışına işaret ederek ekonominin işleyişinde karşılıklılık, yeniden dağıtım ve mübadele ilkelerinin göz önünde tutulması gerektiğini belirtir. Ona göre piyasa her dönem ve toplumda var olabilir; ancak piyasa sistemi, ekonomik aktivitenin toplumun denetiminden çıkarak kendi ilkelerine göre faaliyet gösteren piyasalarca yönlendirildiği bir durumu ifade eder ve bu durum insan doğasıyla çelişir. Tam da bu insan doğasıyla çelişen durum neticesinde ortaya çıkan koşullar çerçevesinde özellikle son otuz yıl içinde alternatif ekonomik ilişki modelleri üzerine yapılan araştırmaların çoğalmış olması da dikkat çekicidir.
Dayanışma ekonomisine duyulan ihtiyaç, sadece kavramın kullanıldığı çalışmalarda karşımıza çıkmaz. Bu durumu Bauman’ın perspektifinden de tartışmak mümkündür. Bauman günümüzde kitlelerin maruz kaldığı güvencesizlik durumunu politik iktidarın sınırlılıklarının artması zemininde tartışır. Bauman politik iktidarın sürekli gelişip güçlenen neoliberal düzende devlet sınırları içinde kalarak bilgi ve sermaye sınırlarını aşamadığını, bu yüzden de küresel çapta hareketlilik gösteren emek ve sermaye güçlerine karşı güçsüz kaldığını, sonuç olarak da varlığını sürdürebilmek için sermaye iktidarına uygun hareket etmeye yöneldiğini ileri sürer. Bu bakış açısında devletin devleşen piyasa güçlerine karşı düştüğü çaresizlik ön plandadır. Bu durum da Ulrich Beck’in ifade ettiği duruma paralel olarak devletin emek piyasasındaki ve sosyal hayattaki koruyucu rolünün yerini güvensiz ve riskli çalışma ilişkilerinin almasını, insanların geçimlerini ömür boyu garanti altına alabildiği uzun vadeli çalışma biçimi yerine kısa vadeli sözleşmelerin ön plana çıkışını doğurur. Bauman’a göre sermayenin neden olduğu belirsizlik ve güvensizliğe karşı harekete geç(e)meyen yönetimler, tüm sorunları emniyetsizlik söylemine bağlayarak çözmeye çabalar. Bu durumu küresel anlamda güçlenen göçmen ve emek karşıtlığının sunuluş biçiminde, özellikle göçmenlere ve demokratik taleplerde bulunan bireylere karşı sürekli artırılan güvenlik önemlerinde görmek mümkündür. Öte yandan bu durumdan en fazla yararlanan kesim aslında küçük bir elitler sınıfıdır.
Tüm bu olumsuzlukların karşısında toplulukların dayanışmasının çok daha büyük bir önem kazandığı düşünülebilir. Zira toplumların geniş çaplı olarak kalkındırılması işinin salt resmî kurumlara bırakılmasının geçmişte görüldüğü üzere çeşitli tehlikeleri vardır:
Kurumlar ve kalkınma ilişkisini tartışan Acemoğlu ve Robinson, imkanların kitlelerle paylaşılması konusunda kapsayıcı ve sömürücü kurumların varlığına işaret ederler. Kapsayıcı kurumlar sadece elitlere değil toplumun geniş kesimlerine altyapı ve gelişim fırsatı sunarken, sömürücü kurumlar toplumun seçkin kısmına hizmet eder. İktidarın az sayıda kişinin elinde toplandığı sömürücü kurumlar, kaynakları rant yaratmak üzere yeniden dağıtır, bu da inovasyonu ve büyümeyi engeller. Öte yandan bu kurumların ekonomik ve politik ayakları birbirinden beslenir: Ekonomik kurumların karakteri de politik kurumların kapsayıcılığı veya sömürücülüğü üzerinden şekillenir. Kapsayıcı politik kurumlara bina edilen sömürücü ekonomik kurumlar uzun ömürlü olmayacağı gibi sömürücü politik kurumlar temelinde konuşlandırılan kapsayıcı ekonomik kurumların geniş kitleler açısından başarılı olması da imkân dahilinde değildir. Bu mekanizma eğer sömürücü ise devrimci değişim vaadiyle gelen yeni liderler dahi sömürücü kurumların sunduğu büyük rantları koruma güdüsüyle kurumları değiştirmek yerine onları kendi çıkarları doğrultusunda sürdürürler. Bu da elitlerin güçlerini ve ayrıcalıklarını sürdürmek için ulusal refahı feda etmeye istekli oldukları anlamına gelir.
Kapsayıcılık açısından elverişli olan yatay kurumlar inşa eden toplulukları temel alan, uygulamaları küresel çapta artış gösteren ve çeşitli dayanışma ağlarıyla ortak ilkeler etrafında birleşen dayanışma ekonomisi modelleri ise genel olarak adil ve kolektif üretim, paylaşım ve yönetim ilkelerine dayanır. Dayanışma ekonomisine dayalı bu pratikler arasında kolektifler, topluluk temelli organizasyonlar ve kooperatifler yer alır. Bu yapılar insan hakları ve çevreye duyarlı olup adil ve kolektif üretim ile paylaşımı destekler ve sistemsel dönüşümü hedefler. Öte yandan bu sistemsel dönüşüm küresel ölçekte herhangi bir siyasal veya ekonomik sistemin yıkılarak yerine yenisinin inşa edilmesi veya bir hegemonya dönüşümü biçiminde gerçekleşmez; düşük hızlı, küçük ölçekli, gücünü yerel hareketlerden alan ve yaşam standartlarının dayanışma ile doğaya saygılı ve sürdürülebilir bir biçimde yükseltilmesi olarak anlaşılır.
Dayanışma ekonomisi modellerinin genel itibarıyla üretim, bölüşüm, işyeri demokrasisi ve alternatif bir emek dayanışması olmak üzere dört temel bileşeni bulunur. Üretim ve bölüşüm, dayanışma ekonomisi modellerinin maddi dayanaklarını temsil eder.
Üretim bileşeninde üretimin yerelden hareketle örgütlenmesi, kârlılıktan ziyade dayanışmaya öncelik verilmesi;
Bölüşüm bileşeninde sadece gelir düzeyinin artırılması değil, yaşam tarzı ve standartlarında da nitel bir değişiklik yaratma amacıyla yerel dayanışma mekanizmalarının kurulması, gelir kutuplaşmasına karşı sosyal güvenlik ağlarının geliştirilmesi;
İşyeri demokrasisi bileşeninde üretim ilişkilerinin hiyerarşik yapının dışına çıkılmaya çalışılarak demokratikleştirilmesine yönelik ilkeler;
Alternatif emek dayanışması hususunda ise geleneksel, salt sınıf ve emek bazlı bir mücadeleden ziyade çoklu kimlik mücadelelerini de kapsayan ve yerelde örgütlenen, sistemle çatışmak yerine sistemin eksik kaldığı yerlerde özne olmayı ve harekete geçmeyi içeren bir ajanda bulunur.
Öte yandan bu dört bileşen, takip edilmesi gereken katı çizelgeler olmaktan ziyade takip edilen ve sürekli bir inşa aşamasında olan, bazen başarı bazen de başarısızlıkla sonuçlanan idealler olarak görülmelidir.
Öz olarak günümüzde anlaşılan biçimiyle dayanışma ekonomisi modelleri, mevcut istihdam ilişkilerine karşı devlet ve kapitalist piyasa dışındaki alternatifler olarak tanımlansa da Aykaç’ın tabiriyle “devletin ve piyasanın yerine geçmez, bu yapılarla iş birliği yapmaz, devlet ve piyasanın kaynaklarına bağlı işlemez ve en iyi ekonomik seçenek prensibine göre yürütülmez”. Öte yandan bu durum dayanışma ekonomisi modellerinin devlet veya piyasayla çatıştığı, bu yapılara karşı olduğu biçimiyle yorumlanmamalıdır. Dayanışma ekonomisi modellerini genel itibarıyla sadece devlet ve piyasanın karşılayamadığı ekonomik ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesi değil, buna ek olarak alternatif sosyoekonomik ilişkiler inşa etme amacıyla kurulan yerel bazlı oluşumlar olarak görmek objektif ve kapsamlı çalışmalar yürütme açısından daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar:
Acemoğlu, Daron and Robinson, James A. (2012), Why Nations Fail, Crown Publishers, New York.
Aykaç, Aslıhan (2018), Dayanışma Ekonomileri: Üretim ve Bölüşüme Alternatif Yaklaşımlar, Metis Yayınları, İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2012), Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, (Çev. Abdullah Yılmaz), 5. Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Beck, Ulrich (2011), Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, (Çev. Bülent Oral Doğan), 1. Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul.
Grasseni, Cristina (2014), “Seeds of Trust. Italy’s Gruppi di Acquisto Solidale (Solidarity Purchase Groups)”, Journal of Political Ecology, 21 (1), 178-192.
Korpi, Walter & Palme, Joakim (2003), “New Politics and Class Politics in the Context of Austerity and Globalization: Welfare State Regress in 18 Countries, 1975–95, American Political Science Review 97 (3), 425–446, https: //doi.org/10.1017/S0003055403000789.
Laville, Jean Louis, (2016), A Economia Sociale Solidária: Práticas, Teorias e Debates, Coimbra, Almedina.
Laville, Jean-Louis (2010), “The Solidarity Economy: An International Movement”, RCCS Annual Review, 2010 (2), 3–41, DOI: 10.4000/rccsar.202.
Loh, Penn & Shear, Boone W. (2022), “Fight and build: solidarity economy as ontological politics”, Sustainability Science, 2022(17),1207–1221, https: //doi.org/10.1007/s11625-022-01165-4.
Marconatto, Diego et.al. (2020), “The governance of solidarity economy organizations and their impact on community: a configurational approach”, International Review of Applied Economics, 34(5), 626-649, DOI: 10.1080/02692171.2019.1707786.
Nizam, Derya (2021), Yeni Nesil Kooperatifler: Topluluk, Aidiyet ve Yer-Temellilik, 1. Basım, Oğlak Yayıncılık, İstanbul.
Polanyi, Karl (2000), Büyük Dönüşüm, (Çev. Ayşe Buğra), İletişim Yayınları, İstanbul.
Rakopoulos, Theodoros (2015), “Solidarity Economy in Contemporary Greece: ‘Movementality’, Economic Democracy and Social Reproduction during Crisis”, Economy For and Against Democracy içinde (161-181), Berghahn Books, Oxford.
RIPESS (2015), “What is SSE”, https: //www.ripess.org/quest-ce-que-less-2/?lang=en.
Van den Berk-Clark, Clarissa & Pyles, Loretta (2012), “Deconstructing Neoliberal Community Development Approaches and a Case for the Solidarity Economy”, Journal of Progressive Human Services, 23(1), 1-17, DOI: 10.1080/10428232.2011.606736.
Williams, Colin C. (2015), “Social and Solidarity Economy,” Mehmet Odekon (Ed.), in The SAGE Encyclopedia of World Poverty (324–325), Sage Publications, Thousand Oaks, CA.






Yorumlar